Search for content, post, videos

HALEB HALEB HZ. İBRAHİM’İN SÜTÜ HALEB

Haleb,  tatlı süt demekmiş bir rivayete göre… Hz. İbrâhim her gün bu bölgede kalenin bulunduğu tepenin olduğu yerde koyunlarını veya beyaz ineklerini otlatır ve Cuma günleri sağdığı koyunlarının sütlerini fakirlere sadaka olarak dağıtırmış. Bunu alışkanlık edinen halk Cuma günü Hz. İbrahim koyunları sağdığında Haleb! Haleb! Yani, sağılmış süt, sağılmış süt, bir başka ifadede de süt sağdı diye bağrışırlarmış. Sağılmış süt, Süt sağdı,  Tatlı süt… Arapça’da tatlı süt manasına da gelen Haleb ismi. Yine Arapçada “süt veren” anlamına gelen bir isim diye de tercüme edilmekte dilimize Haleb ismi. 12. yüzyılda şehri ziyaret eden Yahudi Seyyah Ratisbonlu Patechia : “Babamız İbrahim’in sürüsü buradaymış koyunlarını sağdıktan sonra dağdan inerek fakirlere süt dağıttığı için burası Haleb diye isimlendirilmiş” demektedir gezi notlarında. Yâkût el-Hamevî Hz. İbrahim’e dayandırılan bu kıssaya itiraz eder hemen ve o dönemde bölgede Arapların olmadığını dolayısıyla ismin Arapça olmadığını iddia eder. Yâkût’un itiraz ettiği bir başka şey de şehrin ismini Haleb b. Mehr’den aldığı iddiasıdır. Arapça, Hz. İsmail’den itibaren kullanılan bir dildir. Kelimenin Arapça zannedilmesinin sebebi olarak da İbranice ve Süryanice’nin Arapça’ya yakın olmasından kaynaklanmasındandır. Yâkût’a göre Haleb kelimesi Süryânîce’dir.  Çevresi beyaz kalkerli topraktan oluştuğu için Süryânîce’de beyaz manasında Haleb ismi kullanılmıştır.

Arapça’da “sağılmış süt yani sağılmış beyaz” manasında kullanılan “Halebü’ş-şehbâ” terkibinde de beyaz manasında kullanılmıştır Haleb kelimesi.

“Hiç bir yoldan iki kez geçmeme” kuralını benimsemiş bir seyyah olan İbn Battuta ise Haleb adının Hazreti İbrahim’in burada süt dağıtması ile ilgili kıssayı eserinde nakleder. Ona göre Hz. İbrahim bu şehirde oturmuş ve geniş sürülere sahip varlıklı bir insandır. Fakirlere sadaka olarak süt dağıttığı için Fakirler; “İbrahim’in Sütü” anlamında onun süt dağıttığı bu yere “Haleb” demeye başlamıştır. Şehir daha sonra bu isim ile anılmıştır.

Seyyahlardan söz açılmışken meşhur seyyahımız Evliya Çelebi’nin de Haleb kelimesi hakkındaki görüşünü almadan olmaz sanırım. Bizim Evliya Çelebimiz de şöyle der Haleb hakkında: “Burada Hazreti İbrahim Aleyhisselam Camii vardır. Avlusu bahçeliktir. Diğer yerleri mermer döşelidir. Sağ tarafında Hazreti İbrahim nice sene ibadet etmiştir. Bu camideki makamında dört köşe bir tekne var idi. ineğini oraya sağıp yoğurt edip karnını doyururdu. Doyduktan sonra ümmetine dağıtırmış. Yoğurt ve peynir yapmak Hazreti İbrahim’den kalmıştır. Ve yoğurtçuların silsilesi ona ulaşır. Beyaz ineği burada sağdığı için Haleb; ‘Süt sağmağa’ derler, Şehb ise “beyaz” demektir. Onun için Halebü’ş-şehbâ diye bir isim konmuştur.”

Haleb bugüne kadar Hitit dilinde “Halap”, Akadlar’da “Hallaba”, “Hamlan” ve “Havlan”, Mısır dilinde “Hrb” Selevkiler döneminde de “Beroia” olarak adlandırılmıştır. Hangi dilden gelirse gelsin, Haleb kelimesi pek çok lisanda beyazı sütü ifade etmiştir… Haleb’in ruhu da süt gibi beyazdır şehri de coğrafyası da… Şimdi bu süt beyazı şehri kana boyadılar. Artık süt değil kan akmakta şehirden oluk oluk… Üstelik bu süt şehrinden kan sağılması yeni değil, tarih boyunca Haleb’ten zaman zaman kan sağılmıştır.

Haleb’in yıllar boyu insanlık tarihinde dikkat çekici coğrafi konumu nedeniyle devletlerin iştahını kabarttığını ve pek çok savaşa, yağmaya maruz kaldığını biliyor musunuz? Peki, tarihin en kudretli Hristiyan, Müslüman, Arap devletlerini bünyesinde barındırdığını biliyor muydunuz? Bitmedi daha; peki, ya bir zamanlar o muhteşem ihtişamıyla Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız sınırları arasında en büyük üçüncü şehrin Haleb olduğunu? Gelin bu konuya birlikte göz atalım ve Haleb’in bizim için nasıl bir önemi varmış hep birlikte görelim.

Günümüzde Haleb yıkık dökük içler acısı bir hal almış olsa da geçmişte tarihin en özel kentlerinden biriydi. Kuzey Suriye’nin en önemli şehri olan Haleb Hindistan, İran, Mezopotamya, Anadolu, Suriye, Mısır, Filistin ve Hicaz bölgelerini birbirine bağlayan stratejik bir konuma sahipti. Bu özelliği ile birçok ticaret kervanının ve kabilelerin uğrak yeri olmuş ve çok kere yağmalara maruz kalmıştı. Haleb coğrafi konumu itibariyle Süveydiye ve İskenderun limanlarıyla batıya açılan bir kapı durumundaydı. Süryani tarihçi Ebü’l Ferec’e göre bu şehri Asur kralı Balkos kurmuştu fakat çoğu tarihçiye göre ise “Yamhad Krallığı’nın kurmuş olduğu iddia edilmektedir. Bu konuda kesin bir bilginin olmayışı Haleb’in birbirinden farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış olması. Hitit kralı I. Murşili Yamhad Krallığına son vermiş ve şehir sırasıyla; Mısır, Hurri, Mitani, Arami, Makedon, Selefki, Roma imparatorluğu, Bizans imparatorluğu ve Türk Devletlerinin hâkimiyetine girmişti.

Hz. İbrahim’in süt verdiği bu şehrin etrafı surlarla çevriliydi ve 17 kapısı vardı. Günümüzde bu kapılardan sadece 4 tanesi varlığını devam ettirebilmişti. Bunlar; Babü’l-Hadid, Babü’n-Nasr, Babü’l-Kınnesrîn ve Hatay sınırımız olan Babü’l-Antakiyye’dir. Haleb hem Osmanlı hem de İslâm dünyasında önemli bir yere sahiptir. Bu İslâm şehrinin ilk camisi Mescidü’l-Etras’tır. En değerli eseri ise Bimâristânü’n-Nûrî’dir. Haleb’te bugün Selçuklu, Memlük, Eyyûbî, Zengî gibi İslâm Devletlerinin eserleri bolca mevcuttur. Gelin şimdide Haleb’in Müslümanlarca fethedildikten sonraki tarihine bir yolculuk yapalım.

Haleb’te Esen İslâm Rüzgârları

Şehre yönelik ilk fetih girişimleri taa Hz. Muhammed (s.a.v.) dönemine dayanıyordu. Fakat asıl sonuç Hz. Ömer döneminde alındı. Hz. Ömer, döneminde Suriye valiliği ve başkomutanlığına atanan Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın emrindeki komutanlardan İyâz b. Ganm el-Fihrî’yi şehri teslim alması için Haleb’e yolladı. Şehir halkı çocuklara, şehirdeki surlara, kiliselere, evlerine ve içinde bulundukları kaleye dokunulmaması karşılığında şehri teslim edeceklerini söyleyip aman dilediler. İyâz b. Ganm el-Fihrî bu istekleri kabul ederek,  şehrin anahtarlarını aldı. Haleb artık bir İslâm sancağıydı. Haleb’in Antakya Kapısı’ndan şehre giren Müslümanların ilk yaptıkları iş, kalkanlarını yere bırakıp, namaz kılmak oldu. Daha sonra bu namaz kıldıkları yere Mescidü’l-Etrâs: Kalkanlar Mescidi” adıyla bilinen bir cami inşa edildi. Bu cami günümüzde Câmiu’t-Tûte adıyla tanınan Haleb’teki ilk camidir.   İslâm devri önceleri Haleb’in hayatında yavaş bir değişime sebep olmuştu. Hristiyanların çoğunlukta olması karşısında Müslümanlar ancak bir asır sonra çoğalabilmişlerdi. Sonralar Hilafet Abbâsîler’e geçince Haleb de Abbâsî hâkimiyetine girmiş oldu. Bu zamanda Haleb idari ve siyasi değerlerden uzak bir kasabaydı. Şehir 903 te Karmatîler’in, 936 da İhşîdîler’in eline geçmişti fakat Hamdan-i Nasırüddevle’nin şehri almasıyla “Hamdânîler Dönemi” başlamıştı. Haleb Hamdânîler’in başkenti olmuştu. Bu tarihten itibaren de şehir bölgenin tarihinde önemli bir rol oynamaya başladı. Seyfüddevle, Bizans saldırılarına karşı Haleb’i uzun yıllar başarıyla savunduysa da h.351/m.962 yılında Nikephoros Phokas şehri ele geçirip, binlerce kişiyi katletti. Birçoğunu da esir aldı. Haleb yine kan sağıldı.  Şehir ıssız bir harabeye döndü. İslâmî dönemde Haleb ilk defa devlet merkezi olma şansını bulmuşsa da bunu gerçekleştirememişti. Dönemin Bizans saldırıları ve artan Şii-Fâtımî baskıları şehri tahrip etmişti. Fâtımîler – Bizans ve Hamdânîler arasında sürekli el değiştiren Haleb Mirdâsîler’in eline geçti.  1022 yılında Kilâb kabile reisi Sâlih b. Mirdâs el-Kilâbî Haleb’i alıp ve 50 yıl boyunca hâkimiyet sürdü. Bu dönemin en önemli özelliği ise ilk Türkmen yerleşmelerinin başlamasıydı. Bu Türkmen göçler beraberinde Anadolu Selçuklu devletini de bu topraklara çekmişti. Selçuklu hâkimiyetinde olan Haleb, Aksungur’un valiliği sırasında rahat bir nefes almış ve ticari açıdan tekrar canlanmıştı. Bu dönemde gerçekleşen Haçlı savaşları şehri tekrar tekrar harap etmiş ve yormuştu. 1129 yılında İmâdüddin Zengî tarafından şehrin anahtarları teslim alınmış ve Haçlı kâfirleri bölgeden uzaklaştırılmıştı. Haleb’in, İmâdüddin Zengî için manevi bir değeri vardı. Ata memleketi olan şehir bu dönemde uzun zaman önce kaybettiği huzuru ve sükûtu yeniden sağlamıştı. Zengî vefat edince yerine oğlu Nureddin Zengî geçti. Onun zamanında da Haleb huzurun şehri olmuştu. Ancak ölümüyle beraber gelen Müslüman emirler arası iç karışıklık ve Nûreddin Zengî’nin 11 yaşındaki oğlunu kullanarak hırs ve menfaat çekişmesine girip,  Selâhaddin Eyyûbî’ye başkaldırışları üzerine İslâm Birliği’nin dağılmasını göze alamayan Sultan Selâhaddin Eyyûbî,  1183 tarihinde şehir üstünde hak talep etti. Bu dönemde meydana gelen pek çok olaydan sonra, şehrin büyüsünden etkilenen Eyyûbî, Haleb’e karşılık; Sincar, Habur, Nusaybin ve Suruç Zengî’lere verdi. Eyyûbîler zamanında altın çağını yaşayan Haleb, ilim ve kültür yuvası olmuş imar faaliyetleriyle şehir yeniden canlanmıştır. Sünni medreseler, çeşmeler, camiler, hayır kurumları bu dönemde zirveye ulaşmıştı. Dönemin ünlü âlimleri bu şehirde yetişiyordu ve edebiyat hat safhadaydı. Medreselerde şeriata bağlı dini derslerin yanı sıra ilmî, edebî dersler de verilir ve Şia’ya karşılık Sünnilik ileri plandaydı. Ve ilmî faaliyetler de zirvedeydi. Biliyor musunuz Haleb, Kahire’den sonra birçoğu günümüze kadar gelen Eyyûbî ve Memlûk yapılarının en bol bulunduğu ikinci merkezdir. Tabii insan gibi devletlerin de bir ömrü olmalı.   Moğolların saldırısıyla sarsılan şehir Memlûkler’in eline geçmiş ve bu dönemde 1348’deki veba salgınıyla toplu ölümler gerçekleşmişti. Süt, bir kez daha kanla dolmuştu. Bu ölümleri aratmayacak bir başka olayda Timur’un Yıldırım Bayezid (I. Bayezid) ile savaşmadan önce arkasında bir güç bırakmak istemeyişiyle birlikte Haleb’e saldırmasıydı. 1400 yılında Timur surlar, kale dâhil bütün şehri yaktı yıktı, üç gün süren yağma sonrasında 20 bin kişi öldürülmüştü. Ve Haleb tekrar kan sağıldı.

Haleb, Memlûkler döneminde tekrar ticaret merkezine dönüşmüş ve ipek ticareti, ekonomi, kültür yeniden canlanmıştı. Ticaret kervanlarının buluşma noktası olan Haleb, han, hamam, medrese gibi sosyal yapılara da sahip olmuştu. 1516 da Memlûk Sultanı Kansu Gavri’yi, Mercidâbık Savaşı’nda mağlup ederek Haleb’e gelen Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, Haleb’te yeni ve unutulmaz bir çağ başlattı. Haleb halkı bu Osmanlı padişahını şehrin dışında karşılayıp sevinç gösterilerinde bulundu. Halebliler şehrin anahtarını bu yeni İslâm halifesine teslim etmiş ve kendilerini yaşanacak güzel günlere bırakmışlardı.

Haleb artık bambaşka bir şehirdi. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında şehir Şam’dan ayrılmış ve ayrı bir eyalet olmuştu. Haleb 9 sancaktan oluşan uluslararası ticaret şehriydi artık. Bu sancaklardan biride günümüzde Türkiye topraklarında bulunan Akdeniz’in İncisi Adanadır. Haleb doğu bölgesinin pazarı haline gelmişti. Şehir İstanbul’un merkezi kontrolündeydi. Sınırların her geçen gün genişlemesi ve dışarıdan aldığı göçler sayesinde en büyük ve en ihtişamlı olma unvanını bir ara İstanbul’un elinden almıştı. Osmanlı idaresindeyken de zaman zaman Canbirdî Gazâlî isyanı gibi isyanlara maruz kalan Haleb, şehirde kurulan misyoner okulları ve misyonerlerin Hristiyan Arapları ve diğer azınlıkları etkileyip yönlendirmesi ile emperyalist güçlerin emellerini gerçekleştirdiği yer olmuştur. Ortadoğu’daki Petrol kokusunu da alan Haçlılar, yani İngiliz, Fransız, ABD, Rusya, Almanya bu bölgede Osmanlı aleyhine yürüttükleri faaliyetler neticesinde Osmanlı topraklarından bir bıçakla kesilmiş gibi ayrıldı. 1918 Ekim ayında İngiliz-Arap kuvvetleri tarafından bölgeden zorla çıkartılan Osmanlıların 402 yıllık hâkimiyeti artık son bulmuştu. Osmanlı devletinden sonra Haleb, İngilizlerin desteğiyle Suriye’ye bağlandı ve Birleşmiş Milletler tarafından 29 Şubat 1945te bağımsız bir devlet oldu.

Haleb, günümüzde Türkiye toprakları içinde olmasa da bu kentle olan bağımız, oradaki geçmiş medeniyetimizin eserleri ile canlılığını korumaktadır. Osmanlı devleti döneminden önce şehirde bulunan tarihi eserler şunlardır; 49 cami, 10 han, 6 hamam, 8 medrese, 2 bimaristan (dönemin hastanesi), 2 sebil, 1 türbe, 1 hankâh. Osmanlı döneminde ise bu eserler onarılmış ve ek olarak 19 camii, 2 mescit, 1 türbe, 3 zaviye ve 3 tekke yapılmıştı. Dönemin İslâm sancağı olan Haleb’te bulunan 68 camide aynı anda ezan okunsa uzaydan duyulabilecek bir ihtişama sahip olan şehir aynı zamanda UNESCO dünya mirasıdır.

Halen onlarca soyadımıza da ev sahipliği, yapmakta olan Haleb’e ait  “Haleb yolunda deve aramak”, “Halebi” “Haleb oradaysa arşın burada”, misali birçok deyim ve atasözünün varlığı dilimize pelesenk olmuş bir Haleb masalıdır. Haleb kokan edebi eserler, Haleb kokan tarih, Haleb kokan, Halebli olan onlarca edib, şair yazar, ilim adamı, filozofumuzun varlığı, bu kentin sosyal ve kültürel yaşamımızda önemli bir paya sahip olduğunu göstermektedir.

Konumuzu İbn Cübeyr’in Haleb için söylediği şu  sözleriyle noktalayalım: “Kale çok eskiden yapılmasına rağmen hâlâ ayakta ve yenidir. Uzun yıllar ayakta kalmış nice havas ve avamı eskitmiştir. Onlardan kalan binalar ve evler hala ayakta. Peki ya bunları diken ve içinde oturanlar nerede? Saltanatlarının merkezi hâlâ ayakta ama Hamdan oğullarının emirleri ile şairleri şimdi nerede? Evet, hepsi yok olup gitti ama Haleb hâlâ ayakta. Kentler ne kadar da enteresan! Sahipleri yok olsa da, kendileri yaşayabiliyor. Sahipleri ortadan kalkınca çabucak kendilerini arzulayanların ellerine düşüyor, en kolay yollardan fethedilebiliyorlar. Ah Haleb ah! Kim bilir kaç sultanı eskitti ve buradan kimler geldi geçti.”

Evet, sahibi olan Osmanlı, Haçlı entrikalarıyla ortadan kaldırıldıktan sonra Haleb,  çabucak kendilerini arzulayanların ellerine düştü. Şimdi aramakta mazideki ihtişam dolu günlerini… Günümüzde de çeşitli Haçlı entrikalarının döndüğü Haleb yine kan ağlamakta, süt kan kesilmiştir…

Büşra KARTAL

 

 

 

KAYNAKÇA

  • Enver Çakar, XVI. Yüzyılda Haleb Sancağı, Tez, [Doktora Tezi, Fırat Üniversitesi, Sosyal bilimler Enstitüsü, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi, Elazığ, 1998.], s.16.

  • Ahmet Emin Dağ, Haleb Türkmenleri, Tez, [Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü,Türk Tarihi Ana bilim Dalı, İstanbul 2010] s.14.

  • Işın Demirkent, “Haçlılar” İstanbul DİA, 1996, c.XIV, s.530.

  • Mustafa Eğilmez, Musul Ve Haleb Atabeyi Nureddin Mahmud, Türkler, Ankara: Yeni Türkiye Yay., 2001, C. IV, s. 825-835.

  • Tâlib Yâzîcî, Haleb, İstanbul DİA, 1997, c. XV, s.239-244.

  • Bruce Masters, Haleb-Osmanlılar Dönemi, İstanbul DİA, 1997, c. XV, s.244-247.

  • Mahmûd Haritânî, “Haleb: Son Dönem” İstanbul DİA, 1997, c. XV, s.247-248.

  • Mustafa Kılıç, Melik Nasır, Salahaddin Yusuf II Devrinde Eyyubiler Devleti, Tez, [Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Ortaçağ Tarihi Bilim dalı, İstanbul 2001], s.134.

  • Bahattin Kök, Nureddin Mahmut Zengî, İstanbul: İşaret Yayınları, 1992, s.174

  • Muhammed b. Abdullah İbn Battuta. İbn-i Battuta Seyahatnamesi, Çev. A.Sait Aykut, İstanbul: YKY, 2005, s.924

  • İbn Cübeyr, Endülüs’ten Kutsal Topraklara, Çev; İsmail Güler, İstanbul: Selenge Yayınları, 2003, s.186.

  • Evliya Çelebi, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Haz. Seyit Ali Kahraman – Yücel Dağlı, İstanbul: YKY, IX. Kitap, I. Cilt, 2010, s. 398.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *