Search for content, post, videos

SOPAYLA ENGELLENEN DARBE

 

Her şey bir sopa ile başlamıştı.. Ali Suâvi darbe girişiminde bulunduğu sırada daha başarılı olamadan başına aldığı sopa darbesiyle hayatını kaybetmiş ve isyan sona ermişti. Evet, sevgili okurlar bu yazımızda topraklarımız üzerinde yapılmak istenen bir darbeden bahsedeceğiz. Bildiğiniz üzere insanoğlunun olduğu her yerde anlaşmazlıklardan dolayı çıkan tartışmalar, olaylar, isyanlar, ayaklanmalar vardır ve bunlar bir şekilde sonlandırılır. Ya orta yol bulunur ya da olaya sebep olunan etken ortadan kaldırılır. Ancak, mesele Vatan, Millet ve Bayrak olduğunda hele ki dış etkenler tarafından bozulmak istenen bir düzen varsa işin rengi değişir elbet. Her ülkenin bir yönetim şekli ve beğenilse de beğenilmese de bir düzeni vardır. Beş parmağın beşi nasıl bir değil ise ülke içerisinde ki insanların ihtiyaç ve beklentileri de bir değildir. İş böyle olunca da memnuniyetsizlikler,  ayaklanmalar baş gösteriyor. Darbe deniliyor adına bu hoşnutsuzlukların neticesi çıkan ayaklanmaların…

Darbe her ne kadar güncel bir kavram gibi görünse de tarihi çok eskilere dayanıyor. Eski çağlardan bu yana kurulan her devlette isyanlar çıkmış, darbeler yapılmış, yönetime el konulmaya çalışılmıştır. Darbe ilk olarak 2500 yıl önce M.Ö 700’de eski Yunan’da asiller ve işçiler arasında başlamıştır. Amma biz o kadar eskiye gitmeyeceğiz. Osmanlı devletinin son zamanlarında meydana gelen bir vak’ayı ele alacağız. Umarım yanlış bilgilerimiz yerini doğrulara bırakır. Gelin şimdi darbe nedir bir bakalım.

Darbe, siyasi sisteme katılma isteklerini yasal yollardan karşılayamayan grupların yasa dışı yollara başvurarak, zor kullanarak yönetimi devirmesi ya da ele geçirmesidir.[1] Yani en genel tanımı ile ordunun yönetimi ele geçirmesi. Siyasi sisteme katılma isteklerini karşılayamayan guruplar, yasa dışı yollara başvurarak sonuca bağlamaya çalışıyorlar.

Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilişinden sonra başa geçen padişah o dönemin siyasi kargaşasından dolayı iktidarı Bâbıâli ile paylaşmak zorunda kalmıştı. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkmasından itibaren özellikle 1880’den sonra Bâbıâli ve ilmiye sınıfı ile birlikte Osmanlı ordusu da sarayın kontrolü altında tutulmasına rağmen ordu siyasileşmenin en fazla olduğu kuruluştur. Bu dönem darbeleri çoğunlukla askeri açıdan olmuştu. Abdülaziz’in hal’i[2] meşrutiyet kapısını açan ilk darbedir. Bu dönemde batı düşünceli genç bürokratlar ortaya çıkmış ve iktidara sahip olmak için sözde mücadeleler vermişlerdi!

 

Abdülhamid dönemi Osmanlı devletinin en karışık, en olaylı ve günümüze en yakın dönemidir. Osmanlı Devleti’nin Ruslarla girdiği mücadele en çok İngiltere’nin işine gelmiş bu fırsatı kaçırmayıp padişahı tahttan indirip yerine kendi görüşlerinden olan birini yani mason V. Murad’ı tahta geçirmeye kalkıştılar. Bunun için planladıkları darbenin başına Ali Suâvi’yi getirmişlerdi. Çünkü Suâvi, Osmanlı’nın İngiltere gibi bir yönetimle düzeleceğine inanıyordu. Üstelik kendisi de masondu. Üstüne üstlük eşi de İngiliz’di. Bütün bunların birleştiği bir adamdı Ali Suâvi. Ve birtakım İngilizlerle mahiyeti malum olmayan mektuplarla haberleşmekteydi. [3]

İngiliz elçi Lord Layard ve Ali Suâvi yanlarına muhacirleri alıp darbeyi gerçekleştireceklerdi.   Yapılan yüzlerce darbe girişiminden en kanlı ve en çok ses getiren olayı ‘Çırağan Vak’ası’dır. Aslında bu zamanda yapılan darbelerin hepsinin tek bir amacı vardı V. Murad’ı tahta geçirmek. V. Murad sadece Osmanlı hükümetini değil mason olduğundan dolayı İngilizleri de yakından ilgilendiren bir şehzadeydi. Gelin hep birlikte olayı daha yakından inceleyip,  bir sopa bir darbeyi nasıl engellemiş analiz edelim.

Ali Suâvi, hicri tarihle 1255 yılının Ramazan Bayramında dünyaya gelmiştir. Davut Paşa İskelesi Rüştiye Mektebinden mezun olmuştur. 13-14 yaşında Bâb-ı Seraskerî Dersaadet Yoklama Kalemi’nde kâtip olarak göreve başlamıştı. Aynı anda cami derslerine de devam edip camide ders verdi.  Buradan 17-18 yaşlarında ayrılıp hacca gitmek üzere hazırlanmıştı. İlk eserini 17 yaşında iken kaleme almıştır. Tüm Osmanlı ülkelerini gezmiş kültürlerini yerlerinde gözlemlemiş birçok dil öğrenmişti. Osmanlı Devleti’nin böyle kültürlü bir mollaya ihtiyacı vardı. Ali Suâvi önceleri Ali Efendi veya Hacı Ali Efendi olarak anılırken Bursa Rüştiyesi Muallim-i evvel olarak atandığında ona Suâvi lakabı verilmiştir. Suâvi; yola ve uykusuzluğa karşı dayanıklı anlamında Arapça bir kelimedir.[4] Bursa Rüştiyesinde muallimlik yaparken bazı uygunsuz davranışları dolayısıyla halkın şikâyeti üzerine buradan ayrılmak zorunda kalmıştır. Sofya ticaret mahkemesi reisliği Filibe’de rüştiye hocalığı ve tahrirat müdürlüğü yapmış ancak buralardaki görevinden de azledilmiştir.[5] Daha sonraları Ali Suâvi, İstanbul’da Şehzade Camiinde de vaazlar vermiş ve bunun ilk şahidi Namık Kemal olmuştur. Namık Kemal, Ali Suâvi’den o dönemde hayranlıkla bahsetmiştir fakat daha sonra araları bozulmuş Ali Suâvi için “şarlatan” kelimesini kullanmıştır. İbrahim Şinasi, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Ali Suâvi ve Namık Kemal’den oluşan Osmanlı aydınlar grubu, Genç Osmanlılar olarak tanımlanmış ve modern Entelijensiya’nın (Aydınlar Topluluğu) öncüsü olarak kabul görmüşlerdir. Bu aydınlar, yeni oluşmakta olan merkezi kurumlara İslami siyasal gelenek açısından kapsamlı bir teorik meşruiyet ve ideoloji sağlamak için çaba gösteren ilk Müslümanlar olmuşlardı. Suâvi 1867 yılında Ermeni Filip Efendi’nin çıkardığı Muhbir Gazetesi ile gazeteciliğe başlamıştır. Ondan önce Şehzade Camii’nde verdiği siyasi vaazlarla zaten popüler biriydi. Gayrimüslimlere verilen imtiyazlardan yakınıyordu. Yeni Osmanlı hareketi, Batılı anlamda, Osmanlı tarihindeki ilk özgürlük hareketi olarak kabul edilir. Bu harekette yer alan gazeteci aydınlar, diğer Osmanlılar gibi Osmanlı Devleti’nin gittikçe kötüleşen durumundan üzüntü duymaktaydılar, kendilerince. Bu aydınlar gelişen olaylara tepkilerini gazetelerinde ifade edince iktidarın şimşeklerini üzerlerine çekmeye başladılar. Bunun üzerine 6 Mart 1876’da hükûmet resmi bir bildirge yayınladı. Bildirgede şöyle demekteydi Sultan Abdülaziz iktidarı:

“Yerel basının bir bölümü, Doğu gazeteciliğine yaraşır bir bicimde hareket etmek zorunda olduklarını unutarak ülkenin genel çıkarlarına karsı, tüm aşırı parti ve fikir akımlarının aracı oldular. Bu gazeteciler, sık sık imparatorluğun temel yapılarına saldırıyorlar; yaşadıklarını ülkenin savunmasını üzerlerine alacak yerde, kendi vatanlarının düşmanı durumuna geliyorlar, yıkıcı fikirlerin savunucusu oluyorlar ve bu fikirleri yaymaya çalışıyorlar”[6]

Suâvi, bir süre sonra devlet aleyhine şiirler yazmaya başlayınca gazete Bâb-ı âli tarafından kapatıldı ve Kastamonu’ya sürüldü. Ali Suâvi’nin sürgüne yollanmasını ardından Namık Kemal ve Ziya Paşa’da çeşitli vazifelerle İstanbul’dan uzaklaştırılmışlardı. 14 Mart 1867’de çok meşhur olan basına sansür kanunu geldi. Buna aynı zamanda Kararnâme-i Âli’de denir. Yerel gazeteler devletin yanında olacağına yıkıcı ve halkı galeyâna getiren yazılar yazdığı için sansür konulmak zorunda kalınmıştı.

(Muhbir Gazetesi)

Suâvi, Kastamonu’da iki buçuk ay gözetim altında kaldı.  Mustafa Fâzıl Paşa’nın ısrarlı daveti üzerine oradan gizlice ayrılarak İstanbul’a geldi. Courrier d’Orient Gazetesi’nin sahibi Jean Pietri’nin yardımıyla 22 Mayıs 1867’de Avrupa’ya kaçtı. Mesina’da Namık Kemal ve Ziya Paşa ile buluşup önce Paris’e geçti. Sonra Londra’ya. “Muhbir, doğru söylemek yasak olmayan bir memleket bulur, yine çıkar” ibaresiyle Muhbir Gazetesini tekrar neşretmeye başladı.[7]  Gazete yazılarından dolayı artık İstanbul halkının gözünde mimli biriydi. Bu arada dava arkadaşlığı yaptığı Namık Kemal ile  “Fazıl Paşa Takımı” yazısı ile araları bozulmuş ve artık  karşı cephelerde yer almışlardı.

[Ali Suavi’nin İngiliz Eşi(?)]

1867 yılında Londra’da İngiliz Mari[8] ile evlenen (?)  Ali Suâvi Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle kısa süren V. Murad’ın padişahlığının ardından tahta çıkan II. Abdülhamid Han’ın müsaadesi ile- “muallimesi”  sıfatıyla tanıttığı, aslen İngiliz,  güzel ve genç hanımla – İstanbul’a döndü ve Galatasaray Sultanisi’nde göreve başlamıştı. Fakat kısa sürede okul idare ve disiplininin bozulması ve İngiliz olan bu nikahsız eşi ile okulda yatıp kalkması dolayısıyla çıkan dedikodular veya yine nedeni tam olarak bilinmeyen sebepler  yüzünden bir yıl sonra bu görevinden azledildi.[9] Abdülhamid Han’a düşman kesilmişti. Padişahı tahttan indirip yerine V. Murad’ı tahta geçirmek için planlar yapmış ve İngilizlerden de yardım istemişti. Tabii kendisi gibi mason olan V. Murad’ı tahta çıkarmak isteği İngilizlerin de işine gelmekteydi. Yakın tarihimizin en kanlı darbesi olan Çırağan Vak’ası böylelikle başlamıştı. V. Murad tahttan indirildikten sonra Çırağan Sarayı’nda kalmasına izin verilmişti. Yapılmak istenilen darbe V. Murad’ı saraydan kaçırmak olduğu için bu olaya Çırağan Vak’ası denilmiştir. V. Murad’ın annesi Şevkefza Kadın Efendi, oğlunun sıhhatinin iyi olduğunu ve II. Abdülhamid’in hastalık bahanesiyle haksız yere tahtı ele geçirdiği propagandasını yayıyordu. II. Abdülhamid bu dedikoduları etkisiz hale getirmek üzere yerli ve yabancı doktorlara V. Murad’ı tekrar muayene ettirerek gerçekten hasta ve tedavisinin de imkânsız olduğuna dair bir rapor aldığı halde üç ay sonra V. Murad’ı kaçırmak üzere kurulmuş gizli bir cemiyetin varlığı ortaya çıkmıştı.[10] Bu cemiyete “Kleanti Skaliyeri- Aziz Bey Komitesi” denilmiştir. İstanbul’daki Mason Teşkilatı tarafından kurulmuştu. Komitenin kurucusu Prodos Mason Joeas’ının üstad-ı azamı olan Kleanti Skaliyeri idi. Rum asıllı bir tüccar olan Kleanti, V. Murad’ı daha veliaht iken on sekizinci dereceden mason Joeasına kaydederek onunla sıkı bir dostluk kurmuştu.

Bu arada Ali Suâvi, Sofya’da ve Filibe’de görev yaptığı için gayet iyi tanındığı Filibeli muhacirler arasından epeyce taraftar topladı. Onlara Bulgarlara karşı bir direniş teşkilatı kurduğunu, padişah tarafından kendilerine silah ve ihsanlar dağıtılacağını söyleyerek Çırağan Sarayı önünde toplanmalarını istedi.[11]

Suâvi, Çırağan hadisesinden bir gün önce, Basiret gazetesine son derece kısa ve soru işaretleriyle dolu bir yazı yazmıştır. Bu yazı gizli bir mesaj niteliğindedir.

“Müşkilât-ı hazıra pek büyüktür, lakin çaresi pek kolaydır.

Yarın ki nüshanızda cümlenin müsaadesiyle bu çareyi kısacık şerh ve beyan edeceğim. Bugün şu mektubum yarınki neşre enzâr-ı umumiyeyi celb içindir, efendim: Sıkıntı, içinde bulunan zorluklar çok büyüktür fakat çözümü çok kolaydır. Yarın ki sayımızda herkesin müsaadesiyle bu çareyi kısacık açıkça izah edeceğim. Bugün şu mektubum yarın yayınlanacak yazıya umumi görüşleri çekmek içindir, efendim” [12] sözleriyle ihtilal yapacağını adeta ilan etti demektedir DİA’daki makalesinde Abdullah Uçman. Bu gazete yazısından sonra şifreyi çözemeyenler çözüm beklerken, yazının verdiği parola ile gereken işareti alanlar Çırağan’a karadan ve denizden baskın düzenlemişlerdir.  20 Mayıs 1878’de Ali Suâvi, onlarca muhacirle saraya girmiş karşılarına çıkan herkesi katletmişlerdi. Niyetleri Sultan V. Murad’ı kaçırmaktı. V. Murad da kaçırılacağından haberi olduğu için hazır bir şekilde bekliyordu. Nihayet Ali Suâvi yanında Nişli Salih’le odaya girmiş ve V. Murad’ın koluna girerek onu uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Darbeyi haber alan Beşiktaş muhafızı Yedi-Sekiz Hasan Ağa (okuma yazma bilmediğinden imzası Arapça yedi ve sekizmiş bu sebeple Yedi Sekiz Hasan Paşa derler), bir grup askerle saraya gelmiş muhacirlerle çatışmış ve daha önce hiç tanımadığı fakat elebaşı olduğunu anladığı V. Murad’ın koluna girmiş bir vaziyette onu kaçırmaya çalışan Ali Suâvi’yi elindeki sopa ile vurarak, başından darp etmek suretiyle öldürdü.

Ali Suâvi’nin ölümü üzerine muhacirler kaçmaya başlamış V. Murad ise kendisini hazine odasına kilitlemişti. Yakalanan muhacirler tutuklanmış Sultan Murad ve ailesi Yıldız Sarayı’nda göz hapsinde tutulmuşlardı. Bu baskının arkasında kimlerin olduğu hâlâ kesin bir şekilde ortaya çıkmamıştır. Baskındansa, bu olayın arkasında olanlar daha çok düşündürmüştü II. Abdülhamid’i.  Çünkü bu darbe girişimi Ali Suâvi’nin tek başına yapabileceği bir olay değildi. Arkasında büyük güçler olmalıydı. Üst kademedeki bazı devlet adamlarının bu işin içinde olup olmadığı hâlâ merak konusudur. Benim fikrimi sorarsanız elbette ki sarayın içinden yardım alınmadan yapılabilecek bir hadise değildir. Nasıl ki günümüzde devlet içinde devlet kurmaya çalışanlar varsa aynı şekilde devlet içinde devlet kurmaya çalışanlar, İngilizler ve Haçlılar’ın hizmetinde olanlar o dönemde de vardı.  Bu olayın ardından Beşiktaş karakol komutanı tayin edilen Hasan Paşa bir gün görevinin başında yemek yerken rahatsızlanmıştı. Ölmeden önce eşine zehirlendiğini söyler ve aradan çok geçmez vefat eder. Muhtemelen bir suikasta kurban gitmişti. İngilizlerin Ali Suâvi intikamı belki de böylece alınmış oldu. Yapılan türbesinin 1937 yılında istimlak edilerek yıkılması bile manidardır.  Ülkemizi ziyaret eden İngiltere Kralı Edward, Beşiktaş’taki Barbaros Hayreddin Paşa türbesini görmek ister. Hasan Paşa’nın türbesi Barbaros Hayreddin Paşa’nın türbesinden daha ihtişamlı görüldüğü (!) için yıkılır. Yerine de bugünkü Barbaros Hayreddin Paşa anıtı yapılır. Bu kısa bilgiden sonra konumuza dönelim.

Olaydan çok etkilenen sultan Abdülhamid bir komisyon oluşturmuş ve olayı incelemeye almıştı. Hadisenin içinde bulunan herkesi sorguya almıştı. Merak edilen kısım ise Avrupa’nın bu işin içinde olup olmadığıydı. Benim fikrimce elbette söz konusu eğer Anadolu’yu karıştırmaksa Avrupalı devletlerin asla geri kalmayacağıdır! Olayın içinde öyle büyük güçler vardı ki hiçbir şekilde ipucu bile yoktu geride. Sorguya çekilen herkes haklarındaki iddiaları reddetmişti. Muhacirler zaten kendilerinin aldatıldıklarını söylemiş ve sorguları sona ermişti. 13 gün süren bu komisyon sonunda bir karara bağlanmıştı. Bu karara göre muhacirler cihad sebebiyle aldatıldıklarından affedilmiş fakat bazı muhacirlere 3,4,5 yıl kürek cezası verilmişti. Hafız Nuri Efendi olayın birinci dereceden suçlusu olduğu için idamına hüküm verilmiştir. Hadisenin içinde olmadığı fakat bu gizli cemiyete bir kere katılmış olan; Ahmed Paşa Kütahya’ya, Hafız Ali Ankara’ya, Hacı Mehmed Paşa Kastamonu’ya müebbet olarak, hadiseyle bağlantısı olmadığı fakat olay sırasında sarayın etrafında dolaşan; Nuri Bey Rodos’a, İzzet Paşazade Süleyman Bey ile Bağdatlı Süleyman Bey Sakız Adası’na üç sene müddetle gönderilmelerine karar verilmişti.[13]

Basiret Gazetesi sahibi Ali Efendi bu olay meydana gelmeden bir gün önce Ali Suâvi’nin yazısını yayınladığı için 25 lira para cezası verilmiş ve gazete kapanarak Kudüs’e sürgüne yollanmıştı. Bu olay da böylelikle kapanmış oldu. Soruşturma sırasında olayın içinde bulunan devlet adamlarının evlerinde hiçbir belge bulunamadığı için kimlerin işin içinde olduğu hâlâ netlik kazanmamıştır. Ali Suâvi’nin İngiliz eşi evdeki tüm evrakları yaktığından hadise tam anlamıyla çözümlenemeden kapatılmıştı. Bu hadiseden sonra tüm yerli basın daha düne kadar Ali Suâvi’yi övmek için kelime bulamazken artık onu yermek için adeta yarış içindeydiler. Öyle ki Basiret Gazetesi, düne kadar yazarı olan Ali Suâvi için şu beyti yazmıştı:

“Sanma ki hâin berhüdâr olur.

Ya başı kesilir ya berdâr olur.”

Çırağan Hadisesi yabancı basında da çok fazla ilgi görmüştü. Özellikle İngiliz The Times Gazetesi konuyu merakla incelemişti. Hal böyleyken şüphe çekmemeleri imkânsızlaşıyor elbet. Gazetenin 27 Mayıs tarihli nüshasında bu darbeyi sarayın kendisinin yaptığını ve amaçlarının Sultan V. Murad’ı ortadan kaldırıp muhacirleri sınır dışı etmek olduğunu söylemişlerdi. Sizin de anladığınız üzere geçen sene bu zamanlarda meydana gelen darbe girişimde de aynı kalıba oturtulmaya çalışılmıştı. Tüm o darbe girişiminin Cumhurbaşkanının bir tiyatrosu olduğu söylentileri vardı. Yani tarih ne olursa olsun darbenin kalıbı aynı, fakat kişileri farklıdır. Yazıyı dikkatli okuduysanız zaten 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİYLE çok benzerlik gösterdiğini fark edeceksiniz. Devlet içinde devlet olma merakı taa o yıllara dayanıyormuş. Nasıl ki İstanbul halkı Çırağan hadisesinin iç yüzünü öğrendiğinde padişaha bağlılık bildirisinde bulunup yanında oldular ise, geçtiğimiz yıl yapılmak istenen hadisede de yine halk devletine sahip çıkmıştı.

Nerde kalmıştık? Ali Suâvi’nin bir İngiliz ajanı olduğu şüphesi oluşmuştu fakat eşinin belgeleri yok etmesi üzerine[14] bu konuda da kesin bir bilgi elimizde yok. Hüseyin Çelik’in tezine göre İngiliz elçisi Layard, Çırağan Vak’ası ve ardından Kıbrıs’ın İngilizlere kiralanmasının tesadüf olmadığı söylenmişti. Osmanlı-Rus savaşlarında İngiltere Osmanlı’yı koruyacak bunun karşılığında Kıbrıs İngilizlere üs olarak verilecekti. 26 Mayıs 1878’de bu anlaşma imzalanır fakat II. Abdülhamid esas metni 4 Haziran 1878 de imzaladığı için (Padişahın başka şansı yoktu belirtelim bu arada)  Kıbrıs İngilizlere çoktan verilmiş oldu.[15] Belki de Çırağan Vak’ası, Kıbrıs’ın alınması için oynanan büyük bir oyundu. Nitekim gerek Abdülhamid Han’ın yayınladığı muhtırasının 5. maddesinde gerekse İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın bu konuyla ilgili İstanbul Üniversitesi Tarih Dergisinde yayınladığı yazısında şöyle denilmektedir:

“Kıbrıs ceziresini Devlet-i Aliyye’den ne suretle taht-ı idarelerine almağa muvaffak olduklarına ve Suâvi Vak’ası’nı Kıbrıs muâhedenâmesinden evvel vukua getirmeleri ve Kıbrıs’ın terkiyle Suâvi vak’ası’nın birbirine münasebeti tâmmesi bulunduğu: Kıbrıs adasını Osmanlı’dan ne şekilde idareleri altına almaya muvaffak olduklarına ve Suâvi olayını Kıbrıs antlaşması öncesinde ortaya çıkarmaları ve Kıbrıs’ın yönetimlerine terkiyle Suâvi olayının birbirleriyle tam bir ilişkisi bulunduğu.”[16]

Görüldüğü üzere o dönemde hemen herkes aynı düşüncedeydi. Sadece İngilizlerin değil Rusların da işin içinde olduğu düşünülmektedir. Bu konuyla ilgili Sadık Paşa ‘Çırağan hadisesinin Rus ajanların desteğiyle meydana geldiğini’ söylemiş. Bunun üzerine konu incelemeye alınmış ve darbeyi tertipleyen kişilerin üzerinden Rus yetkililerinin kartları bulunduğu ortaya çıkmıştı. Ali Suâvi’nin Ruslardan 5000 Frank aldığı iddia edilmişti.

Hadiseden sonra herkesten şüphelenen Abdülhamid birçok devlet adamını sürmüş kimilerini de görevden almıştı. Bu olaydan kârlı çıkan hiç şüphesiz ki İngiltere idi. 1500’lü yıllardan beri Kıbrıs Osmanlı hükümetindeydi ve İngilizler hiç savaşmadan kolayca Kıbrıs’ı almışlardı. Bu olayların peş peşe gelmesi gözleri İngiltere’ye çevirmişti. Fakat şöyle de bir durum vardı; İngilizlerin Anadolu toprakları üzerinde planları vardı, bu sebeple Rusların karşısında güçsüz bir Osmanlı devleti olmamalıydı. Yani V. Murad’ın tahta çıkması İngilizlerin işine gelmezdi. Tam tersi Avrupa’da düzen bozulurdu. Bu ikilemler karşısında Çırağan vakası hâlâ şüphelerle dolu bir darbedir. Belgelerin yakıldığı ve birçok devletlerin günümüzde olduğu gibi o dönemde de Anadolu toprakları üzerinde hâkimiyet kurma istekleri herkesi şüpheli durumuna sokuyordu. Suâvi’nin İngiliz ajanı olması konusunda bazı iddialar olsa da kimileri de onun hiçbir zaman İngiliz yanlısı yazılar yazmadığını, onların politikalarını benimsemediği ve hep eleştirdiği görüşündeydi. Çok büyük bir ihtimal karısının İngiliz olmasından dolayı Suâvi de ajan zannedilmekteydi. Fakat bunun ne derece doğru olduğu hâlâ bilinmemektedir.

İngiliz elçisi Layard, İngiltere’ye gizli olarak sunduğu raporunda Suâvi’nin, Sultan V. Murad’ın huzurunda süngülenerek öldürüldüğünü ve İngiliz karısının, evdeki evrakını yaktığını belirtir. Bu arada Ruslardan her ay 5000 Frank aldığı da iddialar arasındadır.[17] Suâvi’nin baskın yaptığı olay günü kalabalığın içinde İngiltere elçiliğinden San Lesvi’ nin de olay yerinde görülmesi manidardır.  Kıbrıs’la ilgili antlaşma yapılmak üzere iken İngiltere’de şimdiki Salisbury kabinesi iktidarda bulunuyordu. Ali Suavi Olayı’nda Con Staven’in de parmağı olduğu anlaşılmıştır denilmektedir hükümet tarafından.  Üstelik o zamanki bazı Osmanlı devlet adamlarının İngiltere’ye ne derece tutkun olduklarının söylenmesi de olayın Haçlı ve medeniyeti Batı’da gören Haçlı sevdalısı kişilerce tertiplenip sonra da örtbas edilmeye çalışıldığını gösterir.[18]  Gördüğünüz üzere Avrupalı Devletlerin her türlü ihtiyacımıza karşı yetiştirdiği birçok devlet adamı var. Bu hemen hemen her dönem kendini tekrar eden bir çarktır. Yukarıdaki dediğim gibi isyanın kalıbı aynı değişen yalnızca kişilerdir. Anadolu’yu karıştırma fikri bile Avrupalı ülkelerin iştahını kabartmaya yetiyor. Şimdi soruyorum Ali Suâvi gerçekte kim? Masum bir Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyesi mi? Masum ilk Türkçülerden mi? Bilmeden, istemeden Türkçülük akımıyla, bir ideali uğruna Haçlılar’a hizmet eden mi? Ali Suâvi İngiliz ajanımı yoksa Rus ajanı mı? Ali Suâvi kim?

Büşra KARTAL

Kaynaklar

[1] Yeşim Küreli, “1908-1914 Yılları Arasında Hükümet Darbeleri Ve Sonuçları”,Tez, [Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü], Ankara, 2007, s.1.

[2] Hal: Şeyhülislamın fetvasıyla padişahın tahttan indirilmesi.

[3] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara: TTK Basımevi, 1988, c. VIII, s. 500.

[4] Hüseyin Çelik, “Ali Suâvi Hayatı Ve Eserleri”, Tez, [Doktora Tezi, İ.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü], İstanbul, 1991, s.28.

[5] Abdullah Uçman, “Ali Suâvi”, İstanbul: DİA,1989, c. II, s. 445-448.

[6] Orhan Örs, “Kuruluşundan Birinci Dünya Savaşına Kadar İttihat Ve Terakki Cemiyeti”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 51, 2013, s.683

[7] Abdullah Uçman, a.g.e., s. 445-446.

[8] Orhan Örs, “Kuruluşundan Birinci Dünya Savaşına Kadar İttihat Ve Terakki Cemiyeti”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 51, 2013, s.683

[9] Abdullah Uçman, a.g.e., s. 445.

[10] Cevdet Küçük, “Çırağan Vakası”, İstanbul: DİA, 1993, cilt VIII, s.30.

[11] Hüseyin Çelik, a.g.e, s.284

[12] Küçük, “Çırağan Vakası”, İstanbul DİA, s.307.

[13] Hüseyin Çelik, a.g.e, s.288

[14] Küreli, a.g.e, s.14.

 

[15] Çelik, a.g.e, s.307.

[16]Mehmet Hocaoğlu, Abdülhamit Han’ın Muhtıraları, İstanbul: Oymak Yayınları, 1975, s. 184.;  İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “II. Abdülhamid’in İngiliz Siyasetine Dair Muhtıraları”, İ.Ü Edebiyat Fakültesi, Tarih Dergisi 1964, VII. Cilt, Sayı 10, s.44.

 

[17] Hüseyin Çelik, a.g.e, s. 301-303.

[18] Mehmet Hocaoğlu, a.g.e., s. 165-169.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *